ugur's profileTopçu Çvş. Uğur ÖZER----...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    December 09

    Analar Ağlamasın

    ......................Diyarbakır - Ankara seferini yaparken Malatya 'da şehit düşen
    ......................................................................34 şehidimizin anısına...

    Analar ağlamasın da kimler ağlasın
    Davullu zurnalı
    Asker uğurlama alaylarında
    ...........-enbüyük asker bizim asker.....
    ...........-asker gidecek geri gelecek.....
    Nasılda çöküvermişti gözlerinden
    Bir kor ateş
    Ta bağrının ortasına
    Kor alev
    Yangın
    Acı feryatlar gibiydi
    Suskun
    Son defa sarılırken boynuna:

    - Aman ha oğul
    Sakın üşütme
    Sırtın açık kalmasın
    Ayağın yalın -

    Fısıldayıvermişti kulağına
    Sarılıvermişti sımsıcak
    Kucak dolusu
    Genizlerine kadar çektiği hala
    Dünkü bebeğinin kokusu
    Mis kokusu
    İçi titredi
    Avuçları terledi
    -Yiğidim- dedi
    -Canım -dedi
    Dudaklarından dökülen dua
    Vatan içindi

    Yapma anam dedi
    Üzme kendini
    Gider gelirim
    Vatan borcu
    Şunun şurası ne ki

    Sen değil miydin şarkılarında çoğu zaman
    Asker yolu beklediğin
    Günü güne eklediğin
    Sen değil miydin
    Vatan borcu can borcu dediğin
    Sen değil miydin ta ninnilerimde
    Asker oğlum diye sevdiğin
    Hudut kapılarını sen öğretmedin mi bana
    Sen öğretmedin mi bana
    Şehit düşecek kadar bu vatanı sevmeyi

    Bilirim hasret yakıyor içini
    Resimler gönderirim anam
    Selama durmuş askerin
    Çakı gibi
    Gururla duvarına asacağın
    Bağrına basacağın

    Gider gelirim tasalanma ana
    Kader bu ya
    Gazi olursam vatan uğruna
    Şehit düşersem
    Akarsa canım toprağa
    Sakın ağlama
    Hakkını helal et ana
    Helal et
    Gövdemi siper ettim
    Geçit vermem ne haine ne düşmana

    Anam
    Nöbetteyim şimdi kışlamda
    Nöbetteyim bir dağ başında
    Nöbetteyim bir sınır kapısında
    Nöbetteyim bir denizin kıyısında
    Bir bulutun buğusunda
    Gövdemi siper ettim
    Mayın tarlalarında
    Geçit yok düşmana
    Rahat uyu diye sen
    Rahat ol diye ana

    Anam
    Son mektupta kendimi postaladım sana
    Terhis oldu oğlun baksana
    Geliyor
    Boynuna sarılmaya
    Bir tas sıcacık çorbana kaşık sallamaya
    Sen bir çorbayla kalmazsın bilmez miyim
    Yorma be anam kendini
    Bu kadar yorma

    Babama söyle iki kadeh bir şeyler hazırlasın
    Şöyle oturup karşı karşıya
    Karşılıklı
    Erkek erkeğe
    Erkekçe
    Ne güzel olur be anam

    Haber sal kardeşler yeğenler de gelsin
    Anam
    Haber sal
    Nazlım da gelsin / çok özledim...
    Bu gün kalabalık olmalı evimiz
    Bu gün çok kalabalık anam
    Özlemlerimle düştüm yollara
    Özlemlerimi yükledim de demir kanatlara

    Son mektupta kendimi postaladım sana
    Çivilenmiş bir tabutta
    Bedenim
    Özlemlerim
    Söyleyemediğim şarkılarımla
    Çivilediler beni ana
    Sonra al bir bayrağa sardılar

    Allı pullu bir yazma almıştım sana
    Her saçını bağladığında
    Her özlem çöktüğünde bağrına
    Silersin diye gözyaşını bir ucuyla
    Bugün onu bağla saçına ana

    Kusura bakma
    Nerden bilirdim ben olacağımı yazmana
    İlk düşecek acı damla

    Ağlama anam
    Anam ağlama
    Özlemlerim bulutlara takıldı
    Ellerim yıldızlara
    Yüreğim
    Ah
    Yüreğim
    Yüreğim rüzgarlara

    Haber Sal
    Kardeşler yeğenler de gelsin
    Haber Sal
    Nazlım da gelsin
    Elinde bahar çiçekleri
    Bu gün kalabalık olmalı evimiz
    Bu gün çok kalabalık anam
    Özlemlerimle düştüm yollara
    Özlemlerimi yükledim de demir kanatlara
    Taşımadılar be anam
    Anam
    Taşıyamadılar
    Bulutlar kıskandı

    Analar ağlamasında kimler ağlasın
    Ağlama desem
    Ağlamaz mısın
    Anam
    Canım anam
    Ağlama!

    Analar ağlamasın...!


     

    Nurten Altınok 

    October 29

    ASKER

    Asker

    Gecelerine sis düşmüş asker!
    Gündüzleri kan kokan asker!
    Uykusuz kirpiklerin donmuş,
    Siperine ateş düşmüş asker!
    Sevdiğin seni ister,
    Düşmanın seni asker.
    Gecede pusu kurmuş,
    Yalnızlığın yarenlik ister.
    Düşlerine barut sinmiş asker!
    Miğferine ay düşmüş asker!
    Mermiler yolunu çizmiş,
    Namlular seni gözler. 

     

     

    July 29

    ÖZLEDİM SENİ-Can Yücel

    Ayrılık yüreğimi karıncalandırıyor nicedir...
    beynimi uyuşturuyor özlemin...
    Çok sık birlikte olmasak bile benimle olduğunu bilmenin bunca zaman içimi
    nasıl ısıttığını yeni yeni anlıyorum.
    Yokluğun,hatırladıkça yüreğime saplanan bir sızı olmaktan çıkıp mütemadiyen
    bir boşluğa Sabahları seni okşayarak başlamaları akşamları her işi bir
    kenara koyup seninle başbaşa konuşmaları
    özlüyorum;oynaşmalarımızı,yürüyüşlerimizi,sevimli haşarılığını, çocuksu
    küskünlüğünü... Nasıl da serttin başkalarına karşı beni savunurken; ve ne
    kadar
    yumuşak,bir çift kısık gözle kendini,ellerimin okşayışına bırakırken.
    Gitmeni asla istemediğim halde,buna mecbur olduğunu görmek ve sana bunları
    söyleyemeden "git artık" demek.
    "Beni ne kadar çabuk unutursan,o kadar çabuk kavuşacaksın mutluluğa" demek
    sana ne de zor..
    Seni görmemek ve belki yıllar sonra karşılaştığımızda bana bir yabancı gibi
    bakmanı istemek senden... yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz
    geçirmek...
    Can Yücel
     

    şiiiiiiiiiiiir

    Hüzünlerin dolunayları kana doymayan bir gecedir
    Yürek ağrısı kül döker şiire, aşk türkülü bir hecedir
    Aynalar iki büklüm gösterir bedeni, en zor bilmecedir
    Sevda, hiç varılmamış, gizemli bir masallar ülkesidir 

     
    July 28

    acaba ney!!!

    Hikayemiz Herkes, Birisi, Herhangi Biri ve Hiçkimse adlı dört kişi hakkında...

    Yapılması gereken önemli bir iş varmış...

    Herkes, Birisinin bu işi yapacağından eminmiş...

    Gerçi işi Herhangi biri de yapabilirmiş ama Hiçkimse yapmamış...

    İş ortada kalınca Birisi buna dayanamamış ve çok kızmış. Çünkü iş Herkesin işiymiş.

    Aslında Herkes, Herhangi Birinin bu işi yapabileceğini düşünüyormuş ama Hiçkimse Herkesin yapamayacağının farkında değilmiş....

    Peki ne olmuş...?

    Ne olacak...Sonunda Herhangi Birinin yapabileceği bir işi Hiçkimse yapmadığından, Herkes Birisini suçlamış...
      
    July 02

    Aşk-Sevgi

     
    AŞK VE SEVGİ
     
     
    AŞK bir yıl sürer
    SEVGİ bir ömür

    AŞK gözünde büyütür
    SEVGİ razı olur

    AŞK aldatır
    SEVGİ ikna eder

    AŞK (aşık) kıskanır
    SEVGİ (sevgili) güvenir

    AŞK seni de onu da ikiye böler
    SEVGİ ikinizi bir eder

    AŞK zehir gibidir
    SEVGİ ilaç

    AŞK ay gibidir hep bir karanlık yüzü var senden gizlenen
    SEVGİ güneş gibidir hep sana bakar içini ısıtır

    AŞK gider (isteyince)
    SEVGİ kalır (isteyerek)

    AŞK çeker, ezer, cesaret kırar
    SEVGİ iter, teşvik eder, yüreklendirir.

    AŞK ise; o senin için hedeftir
    SEVGİ ise; ikiniz de aynı hedefe koşan oklarsınız

    Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret,
    Ve sevgiline hasret kaldığın kadar yakınsın.
    Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın,
    Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak..

                                         MAVİ

    May 15

    'eğer','çünkü','rağmen'

    'EĞER' değil, 'ÇÜNKÜ' değil, 'RAĞMEN' sevin
    Masumi Toyotome diye bir Japon yazmış bu yazıyı. “Dünyada sevilmek istemeyen
    kişi yok gibidir diye başlıyor. Ama sevgi nedir?, nerede bulunur?, biliyor muyuz?”
    diye soruyor. Sonra anlatmaya başlıyor... Sevgi üç türlüdür.
    Birincinin adı 'Eğer' türü sevgi. Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek
    sevgiye bu adı takmış yazar. Örnekler veriyor: eğer iyi olursan baban,
    annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim.
    Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim.
    Toyotome en çok rastlanan sevgi türü budur diyor. Karşılık bekleyen sevgi.
    Yazara göre evliliklerin pek çoğu 'Eğer' türü sevgi üzerine kurulduğu için
    çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil,
    hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar.
    İkinci tür: 'Çünkü' türü sevgi...
    Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor: Bu tür sevgide kişi bir şey olduğu,
    bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi,
    sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır. Örnek mi? Seni seviyorum.
    Çünkü çok güzelsin (Yakışıklısın). Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler,
    o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki. Seni seviyorum.
    Çünkü bana o kadar güven veriyorsun. Seni seviyorum.
    Biri dışa gösterdikleri öteki yalnızca kendilerinin bildiği. İnsanlar sandıkları kişi
    olmadığımızı anlar ve bizi terk ederlerse korkusu buradan doğar.
    İkincisi de ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa endişesidir.
    Japonya'da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla
    parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişana bozup onu terk etmiş.
    Daha acısı ayni kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler,
    artık çirkin olan kızlarını. Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli
    üstüne kurulmuş olduğundan bir günde ölmüş. Güzellik kalmayınca sevgi de
    kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş...
    Japon yazar toplumlardaki sevgilerin çoğu 'Çünkü' türündendir ve bu tür sevgi,
    kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür diyor.
    Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne? Ve işte sevgilerin en gerçeği:
    Üçüncü tür sevgi: 'Rağmen' ...
    Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği için?
    Eğer türü sevgiden farklı bu. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp
    böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için Çünkü türü sevgi de değil.
    Bu üçüncü tür sevgide, insan Bir şey olduğu için değil, Bir şey olmasına rağmen
    sevilir. Esmeralda, Quasimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına
    Rağmen sever. Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene
    olmasına rağmen tapar. Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir.
    Bunlara rağmen sevilebilir.
    ***

    Her şeye rağmen sevmek... sevilmek ya da...
    Gerçekten de güzel ve özel... “Çünkü”ye ve “Eğer”e gerek kalmadan

    April 17

    borcun var

    BANA GÖZYAŞI BORCUN VAR !

    Adam genç kadına seslendi:
    - Bana gözyaşı borcun var!

    Genç kadın sordu:
    - Nasıl öderim?

    Adam gözlerini kırptı;
    - Haydi gülümse!

    Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi.
    Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.

    Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
    İkisi de bahar kokuyordu...
    Biri ilkbahar, diğeri güz.

    Adam, seslendi yine;
    - Bana mutluluk borcun var!

    Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
    -Nasıl ödeyebilirim?

    Heyecanlandı adam
    - Haydi yat dizlerime!

    Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
    Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
    Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu.
    Çaresizliğini ördü sırasıra.
    Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
    Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı.
    Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
    Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.

    Genç kadının gözlerinin içine baktı;
    - Bana yürek borcun var!

    Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
    - Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?

    Adam kollarını uzattı
    - Haydi tut ellerimi!

    Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
    Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
    Genç kadın gitmek üzereydi.

    Adam son kez seslendi;
    - Bana can borcun var!

    Kadın irkildi;
    - Can mı?

    Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
    - Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!

    Hoşuna gitti sözler kadının
    - Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?

    Adam, biraz daha yaklaştı;
    - Yum gözlerini!

    Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
    Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
    kadının titreyen dudaklarına.

    - Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın...

    Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
    - Hayat öpücüğüydü!

    Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...

    Adam, şaşırdı;
    - Ya senin bu yaptığın neydi?

    Genç kadın kapıya yöneldi;
    - Veda öpücüğü!

    Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
    ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.

    Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
    - Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...

    Genç kadın sümbülleri aldı:
    - Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!

    Adam sevindi:
    - Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!

    Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
    - Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!

    Haykırışı yağmura karıştı.
    Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa...

    İnsan hayatta kaç kez ölür ?

    Hayal 20 yaşında, henüz 1 aylık yeni gelindi.

    Anneanne ve dedesine el öpmeye çocukluğunun geçtiği kente gelmişlerdi eşiyle.

    Anne ve babasıyla ablası da ordaydılar o ara. Ve tabii ki henüz bekar olan teyzesi de. Teyze anne yarısı demekti derler ama o ona –abla- der, bir yanağını sadece ona öptürecek kadar sever, evlerindeki bir koltuğu –ablamın koltuğu- diye kimseyi oturtmayacak kadar değer verirdi teyzesine...

    Ertesi sabah uyandıklarında evdeki telaşı fark ettiler yeni evliler. Gece – Ayşe tatik çıkabilir- denmiş ve Kıbrıs’a çıkarma yapılmıştı. Sanki o gün olacaklar o tarihi zaten yeterince unutulmaz yapmayacak gibi. 20 Temmuz 1974.

    Topluca yapılan kahvaltı Kıbrıs ve ordaki yurttaşların çektiklerinin detaylarını konuşmakla geçmişti.

    Daha sonra misafir olanlara o gün kente özgü meşhur hamamlara gitme teklifi yapılmış ve onay görmüştü hep bir ağızdan.

    Heyhat!

    Kıbrıs’a çıkarma yetmez sana, bir de geçmişine de çıkarma yapmak lazım demişti kader!

    Erkekler ve kadınlar hamamı çarşının göbeğinde ve bir sokak uzaklıktaydı birbirinden.

    Saat verilip buluşma anı tespit edilerek sevinç içinde “Ferah” hamamının o kendinden kaynak sularıyla, ruhlarının bile arındığına inanana kadar temizlenmişti herkes...

    Bayanlar; yüzleri ayparçası, pembe yanaklarla- şakalaşarak erkeklerle buluşmak üzere hamamdan çıkıp, köşeyi dönmek üzereydiler ki...

    Hayal çarpışmalarına ramak kalmışken durmuştu...ya da durduğunu sanırken görünmeyen ve 300 km. hızla gelen bir tıra çarpmıştı...ölmüştü...

    O an saatler, hatta dünya bile durmuştu...

    Çarpışmak üzere olduğu kişi onun gözlerinin hatta atmayan yüreğinin ta derinliklerine öldürücü bir ok daha yolluyordu, kesin ölmesi için:

    - Evlenmişsin, mutluluklar dilerim Hayal, derken...O mavi gözlerden niçin yaşlar akıyordu ki beni öldürürken...

    -Yalnız bir şey soracağım müsaade edersen...

    Hayal hala o ince çizgideydi. Henüz tam can vermemişti. Nefes almıyor, yaşamıyor ama ne yazık ki duyuyor ve görüyordu onu, Mutlu’yu...

    Hayatı film şeridi gibi akıyordu gözlerinin önünden.

    O kısacık 20 yılının 8 yılında, o daha 11 yaşındayken bir gün Mutlu’nun kapılarının önünden geçerken bir kağıt parçası düşürür gibi yapmasıyla, ona olan aşkını itiraf etmesinden beri hep vardı hayatında.

    Hayal 1 sene sonra, yurtdışında çalışan anne- babasının yanına gitmişti kardeşleriyle birlikte. 2- 3 ayda bir mektuplaşıyorlardı. 72 senesinde Mutlu Mardin’de askerken mektup içinde bir nişan yüzüğü yollamış ve o yaz izne geldiklerinde onu isteyeceğini yazmıştı en son. Hayal o sene okulları yüzünden erkek kardeşleriyle izne gelememişti vatana. Ana+ baba+ ablanın 3 haftalık izninin hiç bitmeyeceğini sanmıştı. O zamanlar telefon da yok bırakın mesajlaşmayı. Ancak telgraf ve mektupla haberleşiliyordu aciliyete göre.

    Hayal o eski günlere ait film karelerini seyrededursun, Mutlu son can alıcı okunu da atıyordu...

    - Madem bana varmaya gönlün yoktu, kendini niye istettirip, reddettin? Bunu bana açıklar mısın?

    Son darbe Hayal’in kalbini göğüs kafesinden yırtıp almış, can çekişmesini her an sonlandıracaktı... Ama insan can çekişirken kalbi bu kadar sızlar, gözlerden bu kadar yaş akabilir miydi?

    İlk göz ağrısı, canından çok sevdiği ilk aşkı onu istetmemişti, anne ve ablasının söylediğine göre...

    72’de zaten ölmüş, aşkını kalbine gömüp, yüzüğü sahibine iade etmişti, mektubunda ona mutluluklar dileyerek...

    Hatta fonda Timur Selçuk çalıyordu.- Artık birbirimize iki yabancıyız. Ne kadar zor olsa, bir gün gelir unutursun her şeyi ama her şeyi- diyordu. Bunu bile hatırladı o an.

    Son bir can havliyle anne ve ablalarına döndü. Az önce nur-u pak olan yüzleri alı al moru mor olmuştu. Cevaba gerek kalmamıştı.

    Canısı da anlamıştı olanları.
    -Tamam üzme canını. Sen yeter ki mutlu ol demiş, onu bir kez daha öldürmüştü.

    Sahi insan hayatta kaç kez ölür?


    April 10

    YAŞANMIŞ AŞK HİKAYELERİ

     

     ARZU İLE RIFAT

    Rıfat saatine baktı ve cep telefonunu eline alıp mesaj yazmaya koyuldu: “Günaydın aşkım. Ankara'da hala yağmur var. Nasılsın? Öğleden sonra hast.ye gideceğim. Şu an annem yanında. Yarın kemoterapiye başlayacaklar. Kendine iyi bak, birtanem. Seni çok seviyorum.”

    Babası bir kaç hafta önce rahatsızlanmıştı. Bir türlü neyi olduğunu anlayamamışlardı. Karın ağrısı,şişlik, halsizlik ve kusma vardı önceleri. Sonra ateş de eklenince; hepten kuvvetsiz kalmıştı adamcağız. Hastanede 2 gün tetkik edilip tekrar eve yollanmıştı. Çaresizlikle kıvranırken, sevdiği kadın telefon edip babasını durumunu sormuştu.
    Rıfat doktorun iyi bir hematoloji veya onkoloji hocası bul dediğini söyledi ve tanıdıklara soracağım; var mı bildikleri diye, ekledi. - Tamam merak etme, buluruz. Demesinin üzerinden henüz 1 saat geçmeden Hacettepe Hast. Onkoloji Profesöründen randevu alınmıştı bile. Hoca 2.5 saat sonra onları muayenehanesinde bekliyor, haberini verdi Arzu.

    Rıfat Ankara’da Arzu ise İstanbul’daydı. Rıfat’ın içini sıcacık bir duygu kapladı. _Ahtapotum, seni seviyorum. İyi ki varsın, dedi.

    Evet Arzu ahtapot gibiydi. Her işe koşar, dur durak bilmezdi. Tanışmaları yanlış bir mesajla başlamıştı. Gerçi daha çok tartışmaydı. Rıfat ağır konuşmuş, Arzu da

    “ - İnsan yanlışlıkla adam bile öldürüyor. Ben numarayı bir rakam yanlış tuşlamışım. Özür de diledim. Siz de kavga etmeye hazır bekliyormuşsunuz meğer telefon başında. Sizle uğraşamam. Kabasınız.” demiş ve kapatmıştı telefonu suratına Rıfat’ın. Rıfat’ın sinir katsayısı telefon çaldığında gerçekten çok yüksekti. Patlamayla telefonun masaj bildirimi aynı ana denk gelmişti. 2 hafta sonra: - Alo orda mısın? Özür dilerim o gün için. Diye mesaj çekti. Ve tanıştılar. Ama yüz yüze değil.

    Rıfat henüz evliydi ama 5 yıldır ayrı yaşıyordu eşinden. Boşanmak üzereydi o sıra. Çocukları olmamıştı 18 yıllık evlilikleri boyunca. Sonunda boşanabilmişti. Arzu ve eşi ise birbirlerini çok sevmişlerdi. Kocası ilk zamanlar çok sevecen ve müşfikti. Gün geldi krizden herkes gibi onlar da etkilendiler. İşleri kötüye gitti ve kocası atölyesini kapatmak zorunda kalmıştı. O günden sonra adam hiç bir iş yapmadan evde oturuyor, geziyordu. İş bulmak, çalışmak için hiçbir çaba sarf etmiyordu. Arzu da o aralar boşanmaya uğraşıyor ama kocası razı olmuyordu ve dava düşmüştü. Çocukları henüz küçüktü ve gidecek bir yeri de yoktu 2 çocukla. Adam seneler geçtikçe iyice aylak olmuştu. İçiyor ve kaba kuvvet uyguluyordu Arzu’ya.

    Arada sevgi, saygı hiçbir şey kalmamıştı. Aynı evi paylaşmak zorunda kalan iki insandılar sadece. Birinin insanlığından da şüphe etmek lazımdı ya bazen. Yine adamın gözünün dönüp de Arzu’yu dövdüğü bir gün, Arzu onun sızmasını fırsat bilip, karakola ve savcılığa şikayet de bulunmuş, adli tıptan da 6 günlük ‘iş göremez’ raporu almıştı.
    Rapor 6 günlüktü ama izler ve morluklar 15-20 günde ancak geçmiş, ruhundaysa ömür boyu taşımak zorunda olduğu yaralara neden olmuştu.

    Boşandılar en sonunda. Arzu çocuklarıyla annesine taşındı ve çalışmaya başladı. Arzu’nun ‘Hayatımın en güzel hatası’ dediğinden bu yana 1.5 yıl geçmişti ki, Rıfat bir gün İstanbul’a geldi. Arzu heyecandan titreyerek, onu otogardan almaya gitti. Birbirlerinin her şeyini biliyorlardı. Çok ta seviyorlardı birbirlerini ama..... Tanışmıyorlardı yüz yüze.

    Rıfat hatta; “Göğsüme ‘Ankara’ lı Rıfat’ diye yafta asarım” demişti.  Heyecan doruktaydı. Cep telefonları sayesinde birbirlerini buldular, tokalaşıp metroya bindiklerinde Arzu konuşuyor ama onun yüzüne bakamıyordu. Sesi çok tanıdıktı, defalarca telefonda konuşmuşlardı ama görüntü yeniydi. Ses ve görüntüyü aynı kareye oturtamadı. Tedirgin ve utangaçtı Arzu.

    Arzu sevdiği adamı boğaza götürdü. Rıfat daha önce İstanbul’a hiç gelmemişti. Kavaklarda balık yediler.

    Rıfat ta sevdiği kadını görmenin heyecanıyla onu inceliyordu. Onun çekingen bakışlarına da vurulduğunda, tamam aşk bacayı iyice sarmıştı. Oturup saatlerce sohbet ettiklerinde sonbaharın soğuğunu hissetmemişlerdi bile. Akşam üstü 5 otobüsüyle geri dönerken çok mutluydu Rıfat. O sert adamdan eser kalmamıştı, onla tanıştığından bu yana. Kendini gülümserken yakaladı. İçinden şarkı söylemek geliyordu.

    Ertesi gün Arzu’ da o çekingenliği üzerinden atmıştı. Rıfat dünkü tutukluğunun nedenini sorunca da şöyle demişti sevdiğine: -‘Sesin ve duyguların çok tanıdıktı ama görüntün yabancıydı. Utandım’ dedi. Ve düşündüğünün % kaçını bulduğunu sorduğundaysa cevabı % 80 olmuştu Rıfat’ın. % 20 eksik olan ne sorusunun cevabıysa: Mesajlarında ve tel. konuşmalarındaki canlılık yoktu diyecekti.  - Biraz zaman ver, lütfen dedi Arzu.

    3 ay sonra bir kış günü Arzu onu ziyarete gitti Ankara'ya. Karşılama sırası Rıfat'taydı. Sarılıp yanaklardan öpüştüler bu kez karşılaştıklarında.Elele servise bindiler. Neşeyle konuşarak eve geldiklerinde Rıfat Arzu'nun valizini yere koydu ve sevdiğine sımsıkı sarılıp, hoşgeldin deyip dudaklarından uzun uzun öptü. Bekar eviydi, o gidip bir şeyler alırken, Arzu üzerini değişip eşofmanlarını giymiş, sobayı yakmış,çayı demlemişti bile. Rıfat döndüğünde cıvıl cıvıl konuştular şundan bundan.Karınlarını doyurup, çaylarını alıp kanepeye geçtiler Sanki 40 yıldır tanışıyorlardı. Rahattılar.TVyi açtılar. Şarkılara eşlik ettiler. Arzu başını sevdiğinin kucağına koymuş, Rıfat'ta onun saçlarını okşuyordu sevgiyle. Uzun bir müddet öyle sohbet ettiler. Hiç aceleleri yoktu. Sonunda... Gözlerde kenetlenip eridiler...

    Evet, baba hastaydı ve sevdiği kadın Rıfat'ın babası için çırpınıyordu. Doktora gidildi, onkoloji acil serviste yatak bulundu. Babanın her yerini sarmaştı o korkunç illet. 1 hafta sonra Hak'kın rahmetine kavuştu adamcağız. Rıfat defin, veraset işlerini hallederken acısını bile rahat yaşayamadığı fark etti. Annesinin geleceği için o endişeleniyordu.

    Bir gün, annesine konuyu açtı ve onayını aldı. 6 saat sonra İstanbul'daydı. Arzu onu karısında görünce gözyaşlarını tutamadı.Rıfat onu kucaklayıp öptü ve sevdiği kadına evlenme teklif etti. O bekar evini annesi,hanımı ve Arzu'nun çocuklarıyla paylaşacaklardı. Rıfat o gün Arzu'nun annesiyle tanıştığında, müstakbel kayınvalidesine kendileriyle birlikte oturmayı teklif ettiğinde, Arzu yine sevinç gözyaşlarını tutamamıştı. Rıfat koca bir ailesi olsun istiyordu. 1 ay sonraya nikah için gün aldılar. Mutluluktan uçuyorlar.

    1 yanlış rakam ikisinin de kaderini nasıl kökten değiştirmişti...  Mutluluklar Arzu. Mutluluklar Rıfat. Neşeniz bol, mutluluğunuz daim olsun.

    Arzu bu aralar Neslihan'ın şarkısını mırıldanıyor sürekli: Hiç sevmedim kimseyi senin kadar. Yüreğim yanmadı hiç bu kadar Seninle güzel Ankara...

    S O N

    Sevgiyle kalın.Umarım beğenmişsinizdir.

    Sebepsiz Fırtına - yaşar

    Sebepsiz Fırtına
     
    Gerilir büyür ah
    Bir sebepsiz fırtına
    Kardeşidir umut aşkın
    Kalan elinde avucunda
     
    Fırtınalardan kurtar beni ya
    Batırma gemilerimi
    Umutlar aşkın teknesi ya
    Umutlarım tükendi
    Sensiz olmuyor yerine konmuyor
    Kimsenin eli senin gibi dokunmuyor
    Karlara inat yürürüm yollarına
    Adını camlara yazdım okunmuyor
     
    Gerilir büyür ah
    Bir sebepsiz fırtına
    Kardeşidir umut aşkın
    Kalan elinde avucunda
    Fırtınalardan kurtar beni ya
    Batırma gemilerimi
    Umutlar aşkın teknesi ya
    Umutlarım bulutlanır
    Adına düğümlenir
     
    Sensiz olmuyor yerine konmuyor
    Kimsenin eli senin gibi dokunmuyor
    Karlara inat yürürüm yollarına
    Adını camlara yazdım okunmuyor

    MAVİ AĞLADIĞINDA…

    MAVİ AĞLADIĞINDA…

     

    Bir yokluk zamanıydı...
    İnsanlar işlerine gider,
    Aşıklar parklarda gezinir ,
    Çocuklar top peşinde koşturur,
    Yanlızlar köşelerine
    Ağıtlarsa yüreklere çekilirdi...

    Bir yokluk zamanıydı...
    Onu görürdüm
    Belli belirsiz aynaların
    Yüzüme yansıyan zamanlarında...
    Gözlerinde ki iki mavi damlacık yüreğime akardı...

    Mavi ağlardı....
    Mavi ağlar
    Ben yürek sıkıntılarıma çare arardım...
    Mavi ağlar,
    Ben
    Duygu depremlerimden arta kalanlara sarılırdım...
    Yastaydım
    Siyahtı her yanım...

    Herkesin bildiği yerlerde
    Herkesin bildiği şeyler yapılırken dolardı
    Mavinin gözleri
    Siyah bir hüzünle...
    Martıların denize dokunup kaçtığı yerlerde
    Yakardı ışıklarını...
    Yaktığı ışıklarla ışıl ışıl olurdu
    Mavinin gözleri,
    Yüzünde mavi bir tebessüm
    Ve dudaklarında umut mavisi kelimeler...
    Ben maviliğine ,


    Maviliği,
    Işıklarıyla aydınlattığı denize karışırdı...
    Denizse bildik hüzünleri savururdu dalgalarıyla
    Mavi bir iklimde...

    Bir yokluk zamanıydı...
    Ben yok olurdum,
    Mavi ışığını kapatır...
    İnsanlar işlerinden evlerine döner,
    Aşıklar parklarından
    Eski yalnızlıklarına karışır,
    Yalnızlar durdukları köşeden sıkılır
    Daha yalnız köşeler ararlardı kendilerine...
    Siyah duvarlarımdan siyah hüzünler akardı ....
    Gölgem saklandığı yerden çıkardı...
    Mavi konuştukça susardı...
    Mavi sustukça katardı maviliğini hüzünlerime...
    Kattıkça umut beyazına dönerdi hüzünlerim
    Anlık siyahlığından...
    Umut edemezken yarım kalmış şarkıların tamamlanmasını,
    Mavi, notalar yazardı siyah çizgilerin üzerine...

    Mavi ağlardı
    Ve ben mavi gözyaşları biriktirirdim yüreğimde...
    Mavi ağladığında vazgeçerdim
    Günlük intiharlarımdan...
    Yaşamın karmaşasına döner,
    Parklarda gezen yalnız aşıklara laf atar,
    İşlerine koşuşturan insanların ayaklarına
    Yaşamsal çelmeler takar,
    Çocukların oyunlarına karışır,
    Yalnızları çekildikleri köşelerde rahatsız ederdim...
    Buna rağmen mavi durmaz
    Tüm sessizliğiyle ağlardı...
    Mavi gözyaşları çoğalırdı yüreğimde...
    Mavi bir ölüm olurdu yaşam,
    Mavi yapraklar dökülürdü zamansız dallarından...

    Bir yokluk zamanıydı...
    Siyahlığımın arasından geçip
    Bilmediğim bir yere doğru giderken
    Görmüşlerdi onu,
    Güneşin bile gözünü açmadığı bir zamanda...
    Giderken de ağlamıştı mavi,
    Mavi gözyaşlarına yenilerini katmıştı...
    Yüreğimin kaldırımlarında
    Mavi ayak izlerini bırakmıştı...

    March 25

    Aşk Suskun Bir İlahidir

    Tendeki tuz yüreklere dökülünce,
    Yüreğin bedendeki gizli ayinidir.
    Aşk, bütün sınırların kesiştiği,
    Tanımlanamaz, suskun bir ilahidir…

     
     
    Kim bilir bir gün, el değmemiş karalarında korsanlar cirit atar, ruhunu dizginleyen, aklını sürükleyen, yüreğini titreten özgür mavilerde kaybolursun belki de. Mantığının köhne duvarlarında kaybettiğin anahtarları aramaktan bitap düşersin. Naftalin sürdüğün mendillere gözyaşlarını silerken aynalara gözün ilişir, masallar ülkesindeki o yaşlı balıkçıya bahçendeki yetiştirdiğin fesleğenleri sunar, sevda sularından hep boş çıkan oltanı denizlere hışımla atarsın…
     
    March 21

    GÜLAY--İST@NBUL

    İstanbul
      Trende biletsiz sevdalar vardı
      vagonlar kaçaklara göz yumarlardı
    Aksada yüreklere kar pınarları
    Sevdanın arkası var, ardı bahardı.
     
    İstanbul ağlıyor, sen ağlıyorsun
    Hadi git git artık ne duruyorsun
    Yolcular hep kaçar, bizse hep tutuklu
    Gözler ağlıyor, tutkulu çocuksu.
     
    Yıldız avlarım, göğün mavisinde
    Herdem bakışlarına, gözlerinin deryasında
    Pusu duran ellerimi, sana tuzaklarım
    Her tetik düşürdüğünde gözlerin, ölüme az kalırım
    Yalnız gördü ya, gelir bende kalır YALNIZLIK
    Uzar geceler...
    İstanbulda yağmur yağar, karla karışık,
    Karı ayaklar,yağmur kokuları alırım koynuma,
    Ot koyarım göz ucuma
    Anlarım,
    Yine yangın, yine hasret
    Yıkanan istanbulda düşen payıma
    Bide yüzünün giderken ıslaklığı
     
     
    Gül damlası düşmüş ateş yurduydu
    Dağlara dil uzatan narlı kuyuydu
    Yağsada gönüllere gam geceleri
    Ceren yarasında dert büyütürdü
     
     
    İstanbul ağlıyor, ben ağlıyorum
    Hadi kalk gel artık dayanımıyorum
    Yolcular geldiler sen yoksun içinde
    Yüreğim can veriyor acılar içinde.
     
     
    February 27

    ZİGON SEHPA-BEDİRHAN GÖKÇE

    ZİGON SEHPA

    Bugün ordaydım...
    Aynı evde, aynı evde...
    Aynı kapıdan girdim içeri.
    Tesadüf bu ya aynı anahtar kalmış bende.
     
    Sandalyede yeleğini unutmuşsun,
    Masada kahkahanı,
    Mutfakta bardağını.
    Salonda duruşunu unutmuşsun.
    Sonra yan odada hıçkırığını,
    Koridorda gözyaşlarını.
    Kapıda çarpıp çıkışını unutmuşsun.
     
    Bir çiçeğin zehri düşmüş zigon sehpaya.
    Bir rujun rengi düşmüş oval aynaya.
    O kavgadan arta kalan kırık bir vazoyla
    İkimizin kalbi düşmüş tozlu balkona.
     
    Duvardaki resmin gülüşün kalmış.
    Son içtiğin fincanda dudak izlerin.
    Portmantonun yanında gidişin kalmış.
    Kapıda bıraktığın ayak izleri.
     
    Yastığının üstünde saçını buldum.
    Posta kutusunda mektuplarını.
    En son dinlediğin şarkını buldum...
    O hicazda kalmış gözyaşlarını.
     
    Yazan böyle yazmış demek şarkıyı.
    Nasıl anlam buldu sen olmayınca
    NEYLEYİM KÖŞKÜ, NEYLEYİM SARAYI...
    İÇİNDE SALINAN YAR OLMAYINCA....
     
    BEDİRHAN GÖKÇE

    MONA ROZA-Sezai Karakoç

     

    MONA ROZA

    Mona Roza, siyah güller, ak güller

    Geyvenin gülleri ve beyaz yatak

    Kanadı kırık kuş merhamet ister

    Ah, senin yüzünden kana batacak

    Mona Roza siyah güller, ak güller

    Ulur aya karşı kirli çakallar

    Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa

    Mona Roza, bugün bende bir hal var

    Yağmur iğri iğri düşer toprağa

    Ulur aya karşı kirli çakallar

    Açma pencereni perdeleri çek

    Mona Roza seni görmemeliyim

    Bir bakışın ölmem için yetecek

    Anla Mona Roza, ben bir deliyim

    Açma pencereni perdeleri çek...

    Zeytin ağaçları söğüt gölgesi

    Bende çıkar güneş aydınlığa

    Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi

    Seni hatırlatıyor her zaman bana

    Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi

    Zambaklar en ıssız yerlerde açar

    Ve vardır her vahşi çiçekte gurur

    Bir mumun ardında bekleyen rüzgar

    Işıksız ruhumu sallar da durur

    Zambaklar en ıssız yerlerde açar

    Ellerin ellerin ve parmakların

    Bir nar çiçeğini eziyor gibi

    Ellerinden belli oluyor bir kadın

    Denizin dibinde geziyor gibi

    Ellerin ellerin ve parmakların

    Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

    Saat onikidir söndü lambalar

    Uyu da turnalar girsin rüyana

    Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar

    Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

    Akşamları gelir incir kuşları

    Konar bahçenin incirlerine

    Kiminin rengi ak, kimisi sarı

    Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine

    Akşamları gelir incir kuşları

    Ki ben Mona Roza bulurum seni

    İncir kuşlarının bakışlarında

    Hayatla doldurur bu boş yelkeni

    O masum bakışlar su kenarında

    Ki ben Mona Roza bulurum seni

    Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

    Henüz dinlemedin benden türküler

    Benim aşkım sığmaz öyle her saza

    En güzel şarkıyı bir kurşun söyler

    Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

    Artık inan bana muhacir kızı

    Dinle ve kabul et itirafımı

    Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı

    Alev alev sardı her tarafımı

    Artık inan bana muhacir kızı

    Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

    Meyvalar sabırla olgunlaşırmış

    Bir gün gözlerimin ta içine bak

    Anlarsın ölüler niçin yaşarmış

    Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

    Altın bilezikler o kokulu ten

    Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne

    Bir tüy ki can verir bir gülümsesen

    Bir tüy ki kapalı gece ve güne

    Altın bilezikler o kokulu ten

    Mona Roza siyah güller, ak güller

    Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak

    Kanadı kırık kuş merhamet ister

    Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!

    Mona Roza siyah güller, ak güller

    Sezai Karakoç

    February 25

    YEMEN! AH! YEMEN!...

    YEMEN! AH! YEMEN!...

     

    YEMEN ÇÖLÜ; nasıl bir ölü uykusundasın ki bunca şehidin kanı seni yeşertemedi. Anaların, gelinlerin ve nice yetimlerin ıssız yerlerde döktükleri gözyaşları yağmur olup üzerine yağsaydı, bağrından ormanlar fışkırırdı. Hâlâ derin bir sükût içindesin; bir dile gel­sen, neler anlatırsın, neler...

    Ufuklardan ufuklara esen rüzgâr; nereden gelip ne­reye gittiğin bilinmez. Bazen ılık bir nefese dönüşür, kumları okşar, insanlara hayat sunarsın; bazen gazabın tutar, çığlık çığlığa bölünür, dünyayı cehenneme çevi­rir, masumlara mezar olursun. Ne boğup attıklarının, ne de yetim bıraktıklarının bir hıçkırığını bile sinende taşımazsın. Sen ne gaddarsın!

    Ey göz alabildiğine uzanan Büyük Türk Mezarlığı! Nice genç evlâtları yuttun. Onların da hevesleri, arzu­ları vardı. Akşam güneşinin altında daldığın derin hül­yalarında ne korkunç çığlıklar gizli! Etleri, kemikleriyle besleyerek bağrında büyüttükleri kayın ağaçlarını dallarında gecenin sessizliği matemlerin en içlisini de dokuyor. Gün ağarırken kim bilir kaç bülbül feryatları dile getiriyor!...

    Bir zamanlar elemle, endişeyle andığımız Yemen, sayısız gencimize mezar oldu. Yıllarca “Gece bir ses geldi derinden derinden/Beni mi çağırdı Yemen Çöllerinden” diyen yaşmaklı kızlarımızın yürekleri çarpardı. Cihan biliyor ki hiçbir milletin evlâtları onların şartlarında, onlar gibi savaşmadı; destanın en dokunaklısını arkalarında bırakmadı. Ne hazindir ki, şimdi o sesiz vadilerde, engin çöllerde ne mezar taşları, ne de ziyaretçiler var...

    Ansiklopediler “Yemen’de ölen Türklerin sayısını tarih bilmiyor, öğrenmekten de korkuyor” derlerken, nesillerle süren dramımızı anlatıyorlar; fakat hiçbir dram, unutmak veya unutulmak kadar dramatik değildir…

    HAYAT DERSİ

    >Iki arkadas, hararetle tartisiyormus: Tartistiklari konu, sigara

    icerken

    >Incil okunup okunmayacagi imis. Sonuc alamayinca Papa'ya sormaya karar

    >vermisler.

    >

    >Papa'nin yanina gidip sirayla sorularini sormuslar. Biri olumsuz cevap

    >alirken digeri, izin almayi basarmis. Izin alamayanin sordugu soru : -

    Papa

     

    >hazretleri, Incil okurken canim sigara icmek istiyor, icebilir miyim?

    >

    >-Oglum, Incil okunurken Tanri'yla ilgilenmen lazim. O sirada dikkatinin

    >dagilmamasi lazim. O yuzden Incil okurken sigara icilmez.

    >

    >Izin alanin sordugu soru : -Papa hazretleri, sigara icerken canim Incil

    >okumak istiyor, okuyabilir miyim? -Oglum, her nerede ve ne kosulda

    olursan

    >ol, Incil okuma istegi duyarsan okuyabilirsin.

    >

    >

    >Kissadan hisse :

    >

    >1) Esas olan, aldigin cevap degil, sordugun sorudur

    >2) Beceri; almak istedigin yaniti alabilecegin soruyu sorabilmektir.

     

     

    İKİ LİRA-CAN DÜNDAR

    Günlerdir 2 demir lirayı elimde çevirip duruyorum.

     

    2 Türk lirası...

     

    Bazılarınız yere düşse eğilip almazsınız.

     

    Para üstü olsa aldırmazsınız.

     

    Harçlık diye, bahşiş diye, sadaka diye verilse surat asarsınız.

     

    Hepi topu 2 lira....

     

    * * *

     

    6 Şubat gecesi Şanlıurfa'ya çok yağmur yağdı.

     

    Ceylanpınar Tarım İşletmesi arazisi içinde bulunan Çırpı Deresi taştı;

     

    üzerindeki stabilize geçişi tahrip etti.

     

    O geçişten bir kamyon geçmeye çalışıyordu o gece...

     

    Kamyonun kasasına 44 kişi binmişti. Çoğu kadın ve çocuktu.

     

    Tarım İşletmeleri çiftliğine, koyun sağmaya gidiyorlardı.

     

    Kamyonun şoförü yolun çöktüğünü fark etmedi; araç Çırpı Deresi'ne uçtu.

     

    Kasadaki 44 kişi dereye döküldü; sürüklendiler.

     

    Kamyonun kasasına tutunmayı başaran 33 kişi kurtarıldı.

     

    Kurtarılanlar Ceylanpınar Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı.

     

    Sel sularına kapılan 2 işçi, Elma ve Hacer Kaya öldü.

     

    Halil, Ahmet, Emine ve Anuç Ete kayboldu.

     

    Zehra ve Hatun Kaya kayboldu.

     

    Naile Çorak, Fatma Merç, Halfe Ayberk kayboldu.

     

    Adları ilk kez haberlerde duyuldu.

     

    * * *

     

    Gece, arama kurtarma çalışmaları başladı.

     

    Dalgıçlar sabaha kadar derede işçi aradılar.

     

    Derenin Suriye tarafında da Suriyeliler çalıştı.

     

    Sonuç alınamadı.

     

    Kazayla ilgili olarak Ceylanpınar Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma

     

    başlattı. Çiftlikte süt sağımı işini yaptıran müteahhit Celal Ulukaya

     

    gözaltına alındı.

     

    Bu gözaltının nedeni, kurtulan işçiler konuşunca anlaşıldı.

     

    Kazazedelerden Halil Ertuğrul 10 yıla yakın süre bu işi yapmıştı.

     

    Çiftlikteki sağım işinden günde 2 lira kazanıyorlardı.

     

    Ertuğrul, "Niye çalışıyorsun o zaman" sorusuna kısa bir yanıt verdi:

     

    "Mecburum. İş yok."

     

    * * *

     

    Günde 2 liradan ayda 60 lira...

     

    44 işçiyi Çırpı Deresi'ne sürükleyen, 11'ini yağmur sularından bir selde

     

    boğan ekmek kavgasının bedeli bu...

     

    İşsizlik illetine düşmüş fukaraları "Hiç yoktan iyi" tesellisiyle kandıran

     

    müteahhitlerin ucuz işgücüne biçtikleri değer...

     

    2 demir lira...

     

    Günlerdir elimde çevirip durduğum 2 metelik...

     

    2 paralık hayatların can pahası..

     

    Harçlık isteyen çocuklara bu yazıyla birlikte veriniz.

     

    Hayat dersi niyetine!...

     

     

     

    Can DÜNDAR

    SUSKUNLAR MECLİSİ

    Çok eski zamanlarda, ülkenin birinde bilginler ve şairler, Suskunlar Meclisi adıyla bir topluluk oluşturmuşlardı. Bu meclisin üye sayısı 30 kişiydi ve bunu artırmıyorlardı.Üyeliğin ilk koşulu çok düşünmek ve az konuşmaktı.
    O zamanların ünlü şair ve bilgin bir kişisi de, bu meclise girmeye çalışıyordu. Günün birinde Suskunlar Meclisi'nin bir üyesinin öldüğünü duyunca, onun yerne aday olmak için bilginlerin bulunduğu biğnaya geldi.
    Kendisini karşılayan kapıcıya bir şey söylemeden, adını bir kağıda yazdı ve toplantıda olan meclise gönderdi.
    Meclis üyeleri bu teklifi görünce üzüldüler. Gelenoraya layık bir bilgindi ama ölen üyenin yerine başka birini almışlardı bile...
    Yeni bir üye için yer yoktu. Meclisin başkanı, bir bardağı  tümüyle su ile doldurup ve bilgine gönderdi.
    Zeki bilgin, durumu hemen kavramıştı. Bir damla daha alacak olsa bardak taşacaktı. Bunun üzerine o da hemen oracıkta biğr gül dalından küçük bir yaprak alıp suyun üstüne koyuverdi. Bardak taşmamıştı. Bunu içeri gönderdi. Meclistekiler bu kibar yanıtın anlamını kavramışlardı.
    Üyeler, bu değerli bilgini de aralarına almaya karar verdiler. Başkan listeye bilginin de adını ekledi. Otuz sayısının sonuna bir sıfır daha ekleyerek 300 yaptı. Bu yaptığıyla bilginle meclisin değerinin 10 kat arttığını belirtmiş oluyordu.
    Listenin son biçimi bilgine gönderildi. Büyük bilgin, problemi anladı ancak sayının büyük gösterilmesinden hoşlanmadı.
    Sağdaki sıfırı silerek, 30 sayısının soluna koydu. Yani 030  yazdı. Alçak gönüllü bilgin, böylece kendisini solda sıfır sayıyor, bardağı taşırmadığı gibi, o meclisin yapısınıda etkilemeyeceğini söylemek istiyordu.
    Öteki üyeler bunu görünce saygı ve hayranlıkları bir kat daha artmış olarak Suskunlar Meclisi'nin yeni üyesini selamladılar.
     
    Alıntı-Bütün Dünya
    Gönderi-Eda Baykan